TÜRKİYE’NİN SİYASİ REJİMİ DEĞİŞİYOR MU?




TÜRKİYE’NİN SİYASİ REJİMİ DEĞİŞİYOR MU? EVET Mİ HAYIR MI?

Türkiye’deki bazı aydınların temel bir hastalığıdır. Bazı kavramların anlamını özünden kopararak kendi siyasi amaçlarına göre çarpıtıp yorumlar ve kendilerince bazı sonuçlara varırlar. Bazı kavramlar ise kendiliğinden esnek ve muğlaktır. Farklı yorumlamalara daha uygundur. Bu esnek kavramlardan birisi de “SİYASİ REJİM” tanımlamasıdır. İktidar partisi mensupları ve iktidar yanlılarına göre 18 maddelik yeni anayasa düzenlemeleri ile Türkiye’nin siyasi rejimi yerli yerinde kalıyor, yani değişmiyor. Muhalefettekiler ise Türkiye’nin siyasi rejiminin kökten değişeceğini söylüyorlar.  Bu iki söylem birden doğru olamayacağına göre, gerçek hangi tarafta?

Teorik, bilimsel, siyaset sosyolojisi açısından bakıldığında şu ortaya çıkar. Siyasi rejim denilince yöneten-yönetilen, yani iktidarda olanların halkı, toplumu hangi kurallara göre yönetecekleri, hangi kurallara uyacakları, karşılıklı olarak haklar ve ödevler anlaşılır. Bu ilişkilerin temel çerçevesini de anayasalar belirler. Bu nedenle, anayasalar siyasi iktidardakilerle halk arasında yapılan bir toplum sözleşmesidir. Her iki tarafında, yapmış oldukları sözleşmelere uymaları beklenir. Tarihsel ve demokratik gelişim süreci içerisinde, söz konusu sözleşmelerde giderek halkın özgürlük ve yetkilerinin genişlediği, tersine iktidar olanların yetkilerinin ise giderek kısıtlandığı görülür. Gelişmiş batı toplumların yönetim ilkelerini belirleyen özgürlükçü, katılımcı, çoğulcu ve hukukun üstünlüğüne dayalı siyasi rejimlerin bu paralelde olgunlaştığı ve giderek daha özgürlükçü bir yapı kazandığı görülür.

Siyasi rejim tanımlamasının ikiz ve paralel kardeşi olan ekonomik sistemi de tanımlama zorunluluğu vardır. Çünkü ekonomik sistemin ne olduğu iyi bilinirse siyasi rejim daha iyi anlaşılır.

Ekonomik sistem tanımı yapan bilim insanları, ülkelerdeki mülkiyet sahipliği durumuna bakarlar. Eğer üretim araçları mülkiyeti (sermaye ve teknoloji) şahıslara ait ve devletin üretim araçları mülkiyetine sahip olması istisna ise bu ekonomik sisteme KAPİTALİZM denir. Kapitalizme eşlik eden siyasi rejime de liberalizm adı verilir. Liberal siyasi rejimde özel mülkiyet, özellikle de üretim araçları mülkiyetinin bir nevi kutsallığı vardır. Liberalizmin benimsediği teorik insan tipolojisi bireyci ve çıkarcıdır.

Kapitalist ve liberal sistemin tersine, eğer üretim araçlarının (sermaye malları ve teknoloji) mülkiyeti devlete ya da toplumun tamamına (kollektiviteye) aitse o ekonomik sistemin adı kolektivizm – Marksizm; siyasi rejimi de sosyalizm olur. Sosyalist siyasi rejimlerde, istisnalar dışında üretim araçlarının mülkiyeti sadece devlete ya da kamuya aittir. Para ile üretim malları alınıp satılamaz, sadece tüketim malları satın alınabilir.

Osmanlı Devleti’nin son 150 yılındaki yarı sömürge ve batı pazarı haline gelmiş ekonomisi  bir kenara bırakılırsa Cumhuriyet Dönemi kısaca şöyle özetlenebilir.

Atatürk döneminde 1923-1929 yıllarında denenen serbest piyasa; sermaye eksikliği, teknik gerilik, girişimci sınıfın eksikliği, nitelikli iş gücü yokluğu ve benzeri nedenlerle terk edildi. Onun yerine, 1930-1938 yıllarını kapsayan planlı ve devletçi bir ekonomik model uygulandı ve büyük başarılar elde edildi. Bu dönemdeki siyasi rejimin kısmen otoriter ve tek partili bir rejim olduğunu kabullenmek gerekir.

II.Dünya Savaşı sonrası, 1946’da tek partili bir siyasi rejimden çok partili rejime geçildi. 1950-1960 yıllarında, traktörün tarıma girmesi, köy-kent iletişiminin artması ve köylüye yönelik popülist söylemler belirginleşti. Tarıma açılan topraklar çoğaldı. İki partili ve çoğunluk sistemine dayalı siyasi rejim giderek otoriterleşti. Dinin siyasete alet edilmesine bağlı olarak da toplumsal yapı gerginleşti.

27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra, merkezi planlı bir ekonomiye dönüldü. Hukuk sistemi güçlendirildi. Başta anayasa mahkemesi olmak üzere, yeni hukuk kuramları ortaya çıktı. Rejim liberalleşti ve özgürleşti. Siyasi partiler çoğaldı. Koalisyon dönemleri başladı. 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasından sonra 1961 Anayasası ile gelen bazı kurumlar (senato) ve bazı özgürlüklerden geriye gidildi.

24 Ocak 1980 yılında alınan bir dizi kararlarla Türkiye, merkezi planlı karma ekonomiden piyasa ekonomisine yöneldi. 12 Eylül 1980 İhtilali yöneticileri ise temel hak ve özgürlükleri askıya aldılar. Daha otoriter ve kısıtlayıcı bir anayasa yapıldı. Siyasi partiler, sendikal kuruluşlar ve üniversiteler ihtilalcilerin hedefi haline geldi. ABD çıkarları doğrultusunda, dinciliğe dayalı Yeşil Kuşak Projesi ile birlikte dinsel eylemlerin kamusal alanda görünürlüğü arttı. Toplum geriledi.

Parçalı çoğu zaman gerilimli koalisyon dönemlerinden sonra 2 Kasım 2002 yılında şimdiki ak Parti iktidar oldu. Ak Parti’nin iktidar olmasında, ekonomik, siyasi, kültürel, dini özgürlükler konusundaki demokratik söylemler etkili oldu. Batı yanlısı ve Cumhuriyet ideallerine uygun politikalar sergilendi. AB ile tam üyelik anlaşması imzalandı.

Ak Parti 2002 yılından beri, 15 yıldır kesintisiz ve koalisyonsuz olarak ülkeyi yönetiyor. Ancak bu yönetimi, 2002-2008 ve 2008 sonrası olarak ikiye ayırmak lazımdır. 2008 yılına kadar olan dönemde, Ak Parti’nin siyasi liberalizmine, ekonomik başarılar ve hızlı ekonomik kalkınma oranları eşlik etti. Ancak Ak Parti 2008’den sonra, özgürlükçü ve barışçı söylemlerden giderek vazgeçti, ekonomik üretimi ikinci plana attı. İstihdam yaratmakta başarısız oldu. İşsizlik ve yoksulluk görünür hale geldi. Din ağırlıklı popülist ve ayrıştırıcı sloganlar boy vermeye başladı. Parti, iç ve dış politikada, toplumsal barışı, kardeşliği sağlamada zorlandıkça, kendi kuruluş felsefesine, fabrika ayarlarına dönmek yerine, merkeziyetçiliğe, tek adamlığa, otoriter arayışlara yöneldi. Şuandaki anaysa değişikliklerini biraz da bu açıdan görmek gerekir. Bu bir siyasi eksen kaymasıdır.

Şimdi yazının başlığındaki soruya dönelim. Mevcut anayasa değiştirme önerileri ekonomik sistemi değiştiriyor mu, hayır, peki siyasi rejimi değiştiriyor mu, evet. Peki siyasi rejimi nasıl değiştiriyor? Güçlü parlamenter sisteme, kuvvetler ayrılığına, hukuk denetimine dayalı bir sistemden, tek kişilik, yönetim yetkileri muğlak, denetim sistemi gevşek ve hiçbir gelişmiş ülkede uygulanmamış ve hatta tarihteki Türk Devletlerinin yönetim pratiğinde mevcut olmayan bir BAŞKANLIK SİSTEMİ’ne gidiliyor. Demek oluyor ki yöneten ve yönetilen ilişkileri (toplum sözleşmesi) temelden değişiyor. Başka bir değişle hem siyasi rejim ve hem de siyaset etme biçimi değişiyor. Toplumun bütününün değil temsil ettiği siyasi partinin başkanı olacak bir siyasi rejim biçimi geliyor.

Konuyu kişilerden ve partilerden bağımsız uzun vadeli olarak düşünmek gerekir. 16 Nisan’daki halk oylaması bir parti tercihi değil REJİM TERCİHİ’dir. Anaysalar temel metinlerdir. Kolay kolay değiştirilemezler. Akıl ve bilimden, halktan ve özgürlüklerden yana, bilineni bilinmezlere tercih ettiğim için 16 Nisan’daki oyum hayır olacaktır. 


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Okuyucu Yorumları