Papalık Halifelik Ve Türkiye’de Hilafetin Kaldırılması üzerine kısa notlar




Türkiye Cumhuriyeti 3 Mart 1924’te, devletin ruhani- dini kimliğini temsil eden Hilafet Makamını kaldırmış ve Osmanoğullarını yurtdışına çıkmaya mecbur etmişti. Bu hareket yeni kurulan Cumhuriyet rejiminin yapısını laikleştirme ve demokratikleştirmenin de ön koşulu olmuştu. Bundan önceki iki yazımda laiklik ve uygulamaları üzerinde durduğum için o konuya tekrar dönmeyeceğim. Ancak Hıristiyanlıktaki teokratik din devletinde ruhban sınıfının örgütlenme biçimi olan PAPALIK ve ona bağlı olarak da İslam’da ki HALİFELİK kurumunu kısaca anlatmaya çalışacağım.

Hıristiyanlıktaki din devleti, hiç bir sivil otoriteye bağlı olmayan başındaki Papanın sadece Tanrıya karşı sorumluluğu olan, kararlarında da Tanrı yetkisi ile ve yine Tanrı adına karar veren bağımsız bir devlettir. Papa, Tanrı adına vereceği kararları Papalığa bağlı Kiliseler zincirci ve bu klişelerde görevli olan RUHPAN, DİN ADAMLARI sınıfı aracılığı ile kullanır. Papalık kurumu din alanındaki en üst yetkili kurumdur. Halkı yönetmekle görevli dünya devleti yetkilileri, yani krallar, hanedanlar sadece dünya devlet işleri için yetkilendirilmişlerdir. Ancak Orta Çağ din ve devlet anlayışına göre, bu kral ya da hanedanların dünya devletini yönetebilmeleri için Papa’dan izin almaları, bu alınan izinin nişanesi olarak da  papanın krallara taç giydirmesi ve kılıç kuşandırması gerekirdi. Krallar ya da hanedanların kendi dünya devletlerinin meşru sayılması bu taç giyme ve kılıç kuşanma ile mümkündü.

Peki, bu neden böyleydi. Önce Hz. İsa sağlığında bir devlet kurup yönet(e)medi.  Ayrıca, Hıristiyan inancına göre, Hz. İsa Tanrı ya da Tanrının oğlu konumundaydı ve ilahi Tanrı Devletinin başkanıydı. Papalık da ruhani ve bağımsız bir devlet olarak bu misyonu üstlenmişti.

 Avrupa, Aydınlanma felsefesinin yaygınlaşması ve 1789 Fransız devriminden sonra yeniden biçimlenen demokratik ulus devletler laikleşti, kiliseden ve ruhban sınıfından bağımsızlaştılar. Meşruiyet kaynakları Papalıktan alındı, halk iradesine ( milli iradeye) döndü. Teokratik devlet yapıları devrini tamamladı.

İslam dinin doğuşu, Hz. Muhammed’in dini görevinin sınırları ve İslam devletinin kurulup örgütlenmesi Hıristiyanlıkla asla bağdaşmaz. Çünkü Haz. Muhammed Tanrı ya da Tanrının oğlu yahut vekili değildir. Tanrıdan haber getirdiğine inanılan bir haberci ( Nebi), ve Tanrının kendisine kitap ya da vahiy gönderdiğine inanılan bir resul, yani peygamberdir. Yetkileri Tanrının kutsal kitabı ile verdiği bilgilerle sınırlı kalan, ayrıca Tanrısal buyrukları değiştirme, onları azaltma ve çoğaltma yetkisi olmayan özel bir tebliğcidir.

Haz. Muhammed’in Medine Vesikasına dayalı olarak devlet başkanı olması, dinin gereği olmaktan çok, o güne kadar hep kabileler halinde yaşayan ve hiç bir devlet deneyimi olmayan Arap halkının içinde bulunduğu  tarihsel ve kültürel koşulların zorunlu bir sonucudur.

Bu açıdan bakıldığında, İslam’daki devlet geleneğinde Tanrı devleti ve dünya devleti gibi iki ayrı devlet örgütlenmesi yoktur. Bu anlamda papalığa benzer ve Tanrı Devletinin yöneticisi olabilecek bir HALİFELİK MAKAMI VE BU MAKAMA BAĞLI BİR KİLİSE ÖRGÜTLENMESİNE BENZER BİR CAMİ ÖRGÜTLENMESİ VE O CAMİLERİ HALİFE ADINA YÖNETEN BİR RUHPAN ( din adamları) SINIFI HİÇ OLMAMİŞTIR. Ancak dünyevi liderlik ve dini liderlik hakan, sultan, emir, ya da padişahların uhdesinde, onların siyasal liderliğine yapışık olarak kalmıştır.Başka bir deyimle, İslam’da dini açıdan örgütlü ve işlevsel bir Halifelik  kurumu oluşmamış, ya da oluşamamıştır.

Bir başka açıdan bakıldığında, Haz.  Muhammed’le birlikte peygamberlik kurumu Tanrı tarafından sonlandırılmıştır. Sonlandırılan, yani varlığına gerek kalmayan bir kurumun vekâletle yani halifeler yoluyla sürdürülmesi ilâhi iradeye uygun görünmemektedir. Ayrıca Muaviye ile başlayan ve kendilerine Halifetullah( Allahın vekili) ve Zıllullah (Allahın gölgesi) gibi sıfatlar hiç bir kral, sultan ve padişahı Allahın vekili, Allah adına yetki kullanan biri konumuna yükseltmez. Olsa olsa onu ilahi emirlerin gerekliliğine inanan ve onları adaletle uygulamak isteyen bir (KUL) durumuna getirir.

Bir başka önemli nokta da şudur. Kendisini Halifetullah ilân edip, Allah yetkisi kullanmak isteyen sultanlar, ülkeyi kendilerinin, malı halkın tamamını da kendilerine kul olarak kabul etmişlerdir. Çünkü İslam’ın kutsal kitabı olan Kur 'an da yerde ve gökte, Evrende her ne varsa hepsinin Allaha ait olduğu belirtilmektedir. Durum böyle olunca, Halife ya da Halifetullah sanını taşıyan yöneticiler bu halifelik  vekaletlerinden dolayı ülkeyi kendi malları, halkı da kendi kulları görmüşlerdir. Halbuki beş vakit namazın her rekatında tekrarlanan Fatiha Suresi Müslümanlara Allahtan başka hiç kimseye kulluk etmemelerini öğütlemektedir.Allahtan başkaya kulluk etmek şirktir. Şirk insanı dinden çıkarır.

 Sonuç şudur. İslam’daki hilafet konusu, dini değil siyasidir. İktidardakilerin istikbali içindir. Hilafetin kaldırılması çok yerinde olmuştur.


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Okuyucu Yorumları