Tencere Ve Zihniyet Yapısının Önemi.
DÜNYA’NIN TÜM DERTLERİ kitabının yazarı Marcus CHOWN (×) diyorki; uygarlık tarihi açısından bakılınca; TENCERE, insan soyunun kendi bedeni dışındaki "DIŞ MİDESİ"; kitaplar ve kütüphaneleri ( yazılı kültür) de " DIŞ BELLEĞİ " dir.
Önce tencere ya da pişirerek beslenme kültürü üzerinde kısaca duralım.
Pişirerek yemek yemek ateşin insanlarca denetlenebilir ve yeniden üretilebilir olmasından sonra yaygınlık kazanmıştır. Pişirerek yemek hem beslenmenin kalitesini artırmış ve hem de besinlerin daha uzun süre saklanmasına olanak sağlamıştır. Önceleri yüksek ısıda pişirilmiş topraktan, daha sonraları da giderek değişik metallerden üretilen yemek kaplarının üretim teknolojisindeki gelişmeler toplumların maddi, ekonomik ve teknik uygarlık örüntülerindeki gelişmelerle büyük bir paralellik gösterir.
Toplumlar ekonomik açıdan gelişip, maddi refah toplum katmanlarına yayıldıkça hem ailelerin yemek tencerelerinin fiziksel nitelikleri gelişmiş ve hem de tencerede pişirilen yemeklerin çeşidi ve besleyebilme kalitesi yükselmiştir. Toplumlar, artan gelir ve refah seviyelerine bağlı olarak daha yeterli ve dengeli beslenmeye başlamışlardır.
DIŞ midenin, yani tencerenin ve tencere içindeki besinlerin nitelikleri yükselince bedenin zorunlu bir parçası olan iç mide de, sağlıklı ve yeterli besin nedeniyle işlevlerini ve görevlerini daha iyi yapmaya başlamıştır. Demek oluyor ki toplumsal ve bireysel yaşam kalitesinin en önemli bir göstergelerinden biri de tencereye ve oradan mideye giden besinlerin çeşitleri ve kalitesi ile ilişkilidir. Ekonomik ve kültürel gelişme ile birlikte, bitkisel gıdalardan hayvansal gıdalara doğru giden bir gelişme ve değişme söz konusudur.
Beynin kendi dışındaki belleğine yani dış belleğe gelince:
Dış bellek konusundaki en önemli gelişmeler, sözlü kültüre ek olarak, yazının bulunması, bilgiler ve deneyimlerin kitaplara aktarılması, kütüphanelerin ve son olarak da bilgisayarların icadıdır.
İnsanlar ölümlüdür. Eğer insan belleğindeki bilgiler, aktarılıp, yazılıp kalıcı duruma getirilmezse, bu bilgiler, taşıyıcısı olan kişinin ölümü ile birlikte, geri kazanılamaz biçimde sonlanır.
Geçmişteki bilgi birikimini koruyup kullanabilme ve geliştirip geleceğe aktarabilmenin iki yolu ya da yöntemi vardır. Birinci ve geleneksel yöntem babadan oğula, dededen toruna, yaşlıdan gence, bilenden bilmeyene... yapılan sözlü kültür aktarımıdır. Fakat sözlü kültür, eklemelere, çıkarmalara, çarpıtmalara, unutmalara, bozulmalara hatta kasıtlı yüceltme ya da karalamalara... Açık bir kültürdür. Sözlü kültürlerden doğan uygarlıklar yeterince etkileyici ve kalıcı olamamıştır
Halbuki yazılı kültür birikimi sözlü kültüre göre daha kalıcıdır, onlarca, yüzlerce ve hatta binlerce kuşak sonra bile, eğer iyi korunmuşlarsa, yazılı kültür kaynaklarına yeniden ve yeniden ulaşılıp onlardan yararlanmak mümkün olur. Bu gözle bakıldığında, insan soyunun canlı belleği, yani insan beyni, taşıyıcısının yaşamı sonlanınca biter. Canlı bellek geçici, yazılı bellek kalıcıdır. Ancak yazılı ya da kalıcı belleğin üreticileri canlı bellek sahiplerdir, insanlardır.
Her türlü tarihsel, kültürel, sanatsal, ekonomik, ticari, siyasi belgeler; gezi gözlemleri, yazılı anılar, mektuplar, kitaplar, dergiler, gazeteler, basılı yazılar, buyruklar...birer yazılı bellek belgesi konumundadır.
Yazılı bellekten aktarılan bilgiler de her zaman gelece doğru bilgi aktarmaya uygun olmayabilir. Birinci ana neden, tarihi belgelerin, egemenlerin isteklerine ve devrin egemen bakış açısına göre yazılmış olmasıdır. Diğer nedenler olarak, bazı bilimsel(!) araştırmacıların yanlı, ideolojik tutkuları, araştırmacıların yetersizlikleri ya da belge ve bilgi eksiklikleri olabilir.
Geleneksel, feodal ve teokratik toplumların dış bellek kullanımları yeterince çağdaş değildir. Bu toplumların belleği İlki geleneksel ana kaynaktan beslenir. Birinci ana kaynak, sorgulamaksızın kabullenilen görenek, gelenek, töreler ve değişmeyen sosyo kültürel alışkanlıklardır. Bu geleneksel olarak tekrarlanan ve süreklilik kazanan davranışlar arasında üretim, paylaşım, tüketim, beslenme, evlenme, boşanma... gibi gündelik alışkanlıklar da vardır.
İkinci ana kaynak ya da bellek de, teokratik ve dogmatik ön kabullerle, sorgulamadan ve bilimsel akılcılığa vurulmadan tartışmasız kabul edilen, akıldan yoksun, evrensel ahlak adalet ve vicdan ölçülerine uymayan kör inançlardır. Durum böyle, olunca karşınıza sorgulanmaya, kendini yenileşme kapatmış STATİK_ DURAĞAN_ DİRENÇLİ ve SORUNLU bir toplumsal zihniyet yapısı çıkar.
Toplumsal, siyasal, yönetsel, ekonomik, sosyal, sanatsal ve kültürel gelenekler, yıllar, on yıllar hatta asırlar boyu kendini güncellemeden ve. Değişmeden yeniden üretimlerini olduğu gibi tekrarlayıp durur. Üstelik çoğu zaman, bu tür toplumların yöneticileri kendilerini ilahi bir yazgının kutsal yetkili ve temsilcileri olarak sunmaya devam ederler.
Gelişmiş, laik, demokratik, hukukun üstünlüğüne, çoğulculuğa, insan sıfatı taşıyan herkesin, yurttaşların her konuda ve yasalar önünde eşitliğine dayanan toplumlarda ise toplumların sözlü ve yazı bellekleri akılcı, özgür ve bilimsel eleştirilerle yeniden ve yeniden güncellenmiştir ve güncellenmeye devam etmektedir.
Bu güncellemenin en büyük mimarları da, özgür düşünceli düşünürler, aydınlar ve gerçek bilim insanlarıdır. Toplumsal zihniyeti güncellemeyi, çağdaşlaştımayı. ve dönüştürmeyi sağlayan en önemli temel girdi ise özgür düşünceye, bilimsel akla ve fırsat eşitliğine dayalı laik ve yaygın eğitim modelidir.
Günümüzün en çağdaş uygarlık alanı olarak kabul edilen Batı Kültürü, ya da Avrupalıların sözlü ve yazılı bellekleri son 500 yıllık bir dönemde sürekli akıl, bilim ve özgür düşünce gücü ile güncellenerek çağdaşlaşmış zihinsel bir dış bellek birikiminin ürünüdür.
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurmuş oldukları demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin varlık nedeni, halkın sözlü ve yazılı zihinsel belleğini güncelleme, toplumsal zihniyet yapısını çağdaşlaştırma amacına yöneliktir. Ülkemizdeki bu çağdaş gelişmenin, tüm olumsuz ve karşı direnişlere karşın, geri dönüşü yoktur olamaz ve olmamalıdır.
Sözlerimi bitirirken bir konunun daha altını önemle çizmek istiyorum.
Cumhuriyetten önce kurulan ve yıkılan devletler ve imparatorlukların varlıklarını görmezden gelmek, başarılarını küçümsemek, ya da tersine yanlışlarını yok sayıp,.tarihsel başarılarını da aşırı abartıp putlaştırmak, yani her iki yaklaşım da doğru değildir. Geçmişle ilgili olarak, yapılmaması gereken temel hata şudur. Tarihsel süreçler, olumlu ye da olumsuz, yaşanmış ve bitmiştir. Geri döndürülemezdir. Geçmişi putlaştırıp geriye dönüş özlemleri ve ideolojileri ile yaşamak, geçmişi geri getirmeye çalışmak boşa kürek çekmektir. Çünkü toplum geçmişte değil, gelecekte var olmak zorundadır.
Ancak geleceği daha çağdaş, daha sağlıklı ve daha tutarlı kurabilmek, geçmişin hata ve tutarsızlıklarından ders ya da dersler çıkarmakla olanak kazanır.
Son söz, bir toplumun sözlü ve yazılı belleği ne kadar çağdaş, mutfak donanımı ne kadar kaliteli ve mutfaktaki tencereleri ne kadar çeşitli besinlerle dolu, toplumun dengeli ve sağlıklı ürünlerle beslenmesi ne kadar yeterli ve sürekli ise o toplum da bir o kadar gelişmiş demektir.
Bir toplumdaki siyasi iktidarın topluma sunduğu hizmetlerin iki ana başarı alanı vardır. Birincisi o toplumda herkesin tenceredeki aşının yeterliliği ve besleyici niteliğidir. Diğeri de toplumun zihniyetini güncelleştirip çağdaşlaştırmaya yarayan akılcı ve bilimsel eğitim katkısıdır.
...........Prof.Dr. Halil Çivi.
(×)_ Marcus CHOWN,
Dünya’nın Tüm Dertleri, Bir İnsanın Hemen Her Şeyi Anla(t)ma Girişimi. Domingo Yayınları, 2019, 7. Baskı.ss.92-100. Çeviri, Zeynep Arık Tozar.,

2021© Bu sitenin tüm hakları saklıdır.